Dünya Tutunamayanlar Günü

Bundan yirmi yıl kadar önce bir kitap okudum ve hayatım değişti.Oğuz_Atay

Doğrusunu söylemek gerekirse iki kitap okudum… eee aslında üç. Sanırım en doğrusu “bir yazar okudum ve hayatım değişti” olacak.

Önce Tutunamayanlar, sonra Oyunlarla Yaşayanlar, sonra da Tehlikeli Oyunlar derken  Oğuz Atay üniversitedeki ilk yılımı bayağı bir etkiledi. Daha önce hiç ismini bile duymadığım bir yazar, yirmi yıl öncesinden çok tanıdık kaygılarla, endişelerle seslendi bana, bir zamanlar kendisinin de yürüdüğü Taşkışla koridorlarında.

Hikmet Benol ve Turgut Özben bana “ben” hakkında hiç bilmediğimiz şeyler anlattılar, hiçbir zaman tanışamadığım abilerim oldular…

Bundan üç yıl sonra Milliyet Sanat’ın düzenlediği Abdi İpekçi Mektup Ödülleri yarışmasına katılırken aklımda tek bir mektup vardı, Oğuz Atay’a yollanacak. Bir iki saat içinde bitti bu mektup. ardından anın heyecanıyla olsa gerek, yarı bilimkurgu bir başka mektup daha yazdım, gelecekteki oğluma… Birinci mektup mansiyona bile değer görülmedi, ikincisi ise… ikinci kaldı.

Bu gri-karanlık İstanbul sabahında, o hiç gün yüzü görmemiş mektubu paylaşmak istedim, Dünya Tutunamayanlar Günü vesilesiyle.

Bir Tutunamayan’dan Oğuz Atay’a Mektup…

Merhaba hocam,

Uzun süredir bu mektubu yazmayı planlıyordum. Ama yapamadım işte, bu ana kadar  oturup doğru düzgün bir mektup yazamadım size. Belki de bu mektubu size nasıl  ulaştıracağımı bilmemekten dolayı, bir türlü elim kaleme gitmedi. Ama herhangi bir kağıt parçasına karaladığım bir mektubun, üzerinde “Oğuz Atay’a  elden” yazan bir zarfla er ya da geç size ulaşacağını ancak yeni akıl ettim. Belki de bahanesiydi bu, kendimle yüzyüze gelmek istemememin. Belki de kendi  yarattığım bir “UBOR METANGA” beni size yazmaktan men etmişti. Kim bilir ? Ben bilmiyorum en azından…

Yorgunum hocam. Çabalamak yoruyor beni. Durup düşünmek istiyorum ne yaptığımı,  hayatı, mutluluğu, uykuyu. Olmuyor. Dünya çok hızlı dönüyor hocam. Hele Selim  tetiği çektiğinden beri daha da bir hızlandı sanki, bir safrayı, gereksizce onu yavaşlatan bir ağırlığı atmışçasına. Ben nerde olduğumu düşünmeye başladığımda bulunduğum yer, kim olduğumu düşünmeye başladığımda ise kimliğim değişiyor. O kadar hızlı dönüyor ki dünya, şaşıyorum “nasıl oluyor da  insanların başları dönüp yere düşmüyorlar ?” diye. Ve o an fark ediyorum ki dünya aslında olduğu yerde, o eski ağır aksak ritmiyle dönmeye devam ediyor.

Asıl hızlananlar insanlar. Hiçbir zaman ulaşamayacağı havuca doğru koşan at gibi gittikçe de hızlanıyorlar. Kendi hemcinslerini ve de özellikle de bizleri; ‘disconnectus erectuslar’ı çiğnemek pahasına.

Yorgununum hocam. Taşkışla’ya girdiğim günden beri yorgunum. O uzun ve soğuk  koridorlarda Selim’den, Turgut’tan ve özellikle senden kalma bir parça  sıcaklık bulamadığımdan ve bu yüzden aramayı  bıraktığımdan beri, sanki daha da bir yorgunum. Senin bıraktığın o koridorlarda ellerinde kalın kalın proje ruloları koşuşturan homo-sapiensler var artık. Ezilmemek için koştuklarını söylüyorlar ama önlerindeki biri yavaşladığında hemen ezmek için atılıyorlar. Tabi ki hiç kimse Selim’i hatırlamıyor değil. Hatırlayanlar var elbet. Ama çoğu, proje teslim sabahı vapurda uyuklarken gördükleri, silik ve önemsiz bir kabus olarak hatırlıyorlar. Bu kadar önemsiz buldukları bir şeyi hala  hatırlıyor olmalarına dahi şaşırmadan.

Matematik bilmek isterdim hocam. Ama şöyle adam gibi yüksek matematik. O Selim’in hayali olan insanlar arası transandantal eşitlikleri bulup bütün Tutunamayanlar’a şahsen göstermek isterdim. “Bakın” derdim, “artık hayat çok  daha kolay olacak. insanlarla çok daha kolay iletişim kurabileceksiniz. Paylaşmak istediğinizde, anlatacak bir şeyiniz olduğunda insanlar kolaylıkla anlayacaklar sizleri. Okuyup, düşünen ve özellikle de hisseden insanların arkasından kimse ‘tembel’ diyemeyecek. Dilleri varmayacak en azından, akıllarını bir şekilde kandırsalar da.”

Ama o kadar iyi matematik bilmiyorum hocam. Aslında ben hiçbir şey bilmediğimi  sanmaktayım. Ve Sokrates’tan bile daha bilgeyim, bir bakıma. Hiçbirşey  bilmediğimden dahi emin değilim çünkü. Bu yüzden herhangi bir konuda  yanılmama da imkan yok. Ama ‘ben Sokrates’tan daha bilgeyim’ dediğim anda  bunu da yalanlamış oldum. işte hocam, nasıl olur da benden daha mükemmel bir Disconnectus Erectus örneği bulunabilir ki şu koca dünya da. Bir şey bilmemeyi dahi beceremeyen bir ex-homo-sapiens’ten daha disconnectus erectus ne olabilir ki ?

Sanırım şimdi yazmam gereken satırlar yüzünden,  bu mektuba başlamakta o kadar  zorlandım, türlü bahanelerle kendimi alıkoydum.

oguz_atayHocam, ben disconnectus-erectus’luktan istifa ediyorum. Yoo, lütfen bana  sebebini sormayın. Zaten soracağınızı da sanmıyorum. Sorsanız da bunu size anlatabilecek gücü kendimde bulabileceğimden şüpheliyim. Çünkü sadece bu kararı vermek bile beni o kadar zorladı, bana o kadar acı verdi ki. Kime anlatıyorum ki bunu, bir Tutunamayan’ın kesin bir karar vermesinin ne kadar zor olduğunu sizden daha iyi bilen yoktur herhalde yeryüzünde, pardon gökyüzünde. öte yandan, size en azından bir sebep borçluyum. işte yine tipik bir disconnectus-erectusluk yapıp, bir başka kesin kararımdan daha vazgeçtim. Evet, sizin için değil belki, ama kendim için bu sebebimi açıklayacağım.

Size sayfalar dolusu sebep yazabilirim aslında, hatta tutup Selim’in yaptığı  gibi koskocaman bir destan ile derdimi anlatabilirim. Ama bunlardan hiçbiri şu cümle kadar sebebimi anlatamaz; Ben mutlu olmak istiyorum!

Evet, hocam. Bu kadar basit işte. Ben mutlu olmak istiyorum. Belki başarısız olabilirim, bir çok şeyi beceremediğimi de biliyorum, belki sefil bir hayat  süreceğim ilerde, para kazananların dünyasında hiçkimsenin beğenmediği, yükselmeyen değerlerle idare etmek zorunda kalacağım belki, ama yaşayacağım. Evet, belki bir çok kişi beni hatırlamayacak, duymazlıktan, görmezlikten ve hatta duyumsamazlıktan gelecekler, ama hatırlayacak bir kaç kişi için bile olsa paylaşacağım. Oynadığım oyunları engellemeye kalkanlar olacak, her oyun  arkadaşıma karşılık yüzlerce mızıkçım olacak. Devamlı bana çelme takacaklar  belki de. Tam sobe diyecekken yere kapaklanacağım ve tekrar ebe olacağım, beyaz gözlü kartal cigerimi yemek üzere dalışa geçtiğinde. Ama en azından oynayacak bir oyunum ve yorgun düşüp oynayamadığımda bile beni seyretmeye  gönüllü bir iki seyirci bulunacak şu koskocaman dünyada. işte hocam, bütün bunlar benim için çok değerli. Ve ben ne kadar az olurlarsa olsun bunları, ve ben hayatı seviyorum. Ve ne pahasına olursa olsun, bulmuşken Günseli’mi kaybetmeyi istemiyorum.

Bu yüzden size, beşyüzbinliralık damga pulu, yirmi altı ayrı memurun imza ve  kaşeli onayı, ayrı ayrı devlet arşivlerine gitmek üzere hazırlanmış elli altı noter tasdikli kopyası ve daha bilimum bürokratik uygulamalardan yoksun bu mektup/dilekçe ile başvuruyor ve uzun bir süredir fiilen bir parçası olduğum disconnectus-erectus’luktan çıkartılmamı talep ediyorum.

Tutunamamaya dahi tutunamamış bu zatın tanım itibariyle bir disconnectus -erectus sayılamayacağı ve aynı zamanda en ütopik disconnectus-erectus olacağı, ve fakat bunun gerçekleşmesi için disconnectus-erectusluktan affının gerektiği yukardaki paragraflarda detaylı olarak izah edilmiştir.

Gereğinin yapılması dileğiyle arz ederim.

Kaan Hekimoğlu

Not: Bu kadar zaman bana yoldaşlık eden ve bir uşak-efendi ilişkisinden çok hep eksikliğini hissettiğim Selim’in dostluğunu bana yaşatan sevgili arkadaşım Olric’in de tamamen serbest kalmasını, kendi yolunu kendi çizerek, isterse koşan homo-sapienslere, veya benim bir zamanlar olduğum disconnectus-erectuslara veyahutta şu anda olduğum gibi  ex-disconnectus-erectuslara katılmasını talep ediyorum. Ama sanırım bu hızlı  ve acımasız dünyada Olric en çok sizin yanınızda mutlu olacaktır.

Elveda hocam…

 

Mart 1996 / İstanbul

Kıvılcım Hindistan

Leave a Reply