İnançsızlık…

yol
İnançsızlık beni mahvediyor.

“En rahatsız olduğum, en tahammül edemediğim davranış tarzı nedir?(ve bu konuda ne yapabilirim” diye düşünüyordum. Cehalet, zeki insanların aptallıkları, tek yönlülük vs. gibi bir sürü şey arasında gidip gelirken, bir anda “inançsızlık” çıktı sahneye ve geri kalan bütün kavramlar sönükleşti.

(Daha ileri gitmeden belirteyim ki kastettiğim öyle klasik anlamda bir dini inanış ya da bir tanrı inancı değil, o konularda kim neye isterse inanmaz, beni de ilgilendirmez.)

Benim bahsettiğim daha genel, daha insana, topluma dair bir inanç… Her durumda bir şeyler yapabileceğimize, bir şeyleri değiştirebileceğimize özellikle de hayatlarımızın daha iyi olabileceğine olan inanç, insana, insanlığa olan bir inanç bir anlamda.

Aslında en temel rahatsızlığım bir şekilde birçok şeye sorgusuz sualsiz inananların, bunca yıldır süregelmiş ve birçok iyi örnekleri olan ‘insanın iyiliğine’ inanamaması.

Dahası bu inanmamayı, gerçekçilik adına yaptıklarını söylemeleri ve bundan bir miktar karamsar da olsa bir teselli bulmaları.

Meşhur sosyal medya istatistiği var ya, bir konuda olumsuz bir yorumun etkisini beş olumlu yorum giderebiliyormuş. (Facebook’da “I don’t like” tuşunun olmama sebebi de bu muhtemelen.)

Benzer bir şekilde, bir şeylerin kötü olduğunu ya da en azından istediğiniz kadar iyi olmadığını ispatlamak, aslında iyi yönleri olduğunu hatta beklediğinizden daha iyi olduğunu ispatlamaya göre çok daha kolay. Dahası kendimizi durdurmak için de çok iyi bir bahane “abi ortamı biliyorsun…”, “ne yapacam, sonunda olmayacağını biliyorum” gibi.

Bir açıdan bakınca da böyle düşünenleri de kim suçlayabilir ki? Bütün hayatını Birinci Dünya Savaşının (ikincisi olana kadar ismi “birinci” değildi doğal olarak) insanlığa verdiği zararı azaltmaya adamış, büyük hümanist Stefan Zweig’ın İkinci Dünya Savaşı’nın en zorlu günlerinde, umutsuzluğa kapılıp, karısı ile el ele bu hayattan ‘vazgeçmesi’ni kim haksız bulabilir ki?

Peki trajik hayatı 16 yaşında sona eren Anne Frank’ın “Herşeye rağmen insanların kalbinde iyilik olduğuna inanıyorum” sözüne ne demeli?

Ama bana en ilginç gelen; genelde olayların olumsuz yönlerini ya da olası kötü sonuçlarını düşündüğümüzde bunlara odaklandığımızda bunlar gerçekleştiğinde daha da çok sarsılıyoruz. İnsan gayri ihtiyari “eee, sen demiyor muydun bu işin sonu kötü diye, şimdi niye bu kadar etkilendin?” diye düşünmeden edemiyor. Halbuki işte o inançsızlık/umutsuzluk, bizlerin direncini kıran, içimizi dünya görüşlerimizi karartan “Bunlar da hep benim başıma gelir”,”bir şey illa ters gidecek ya” gibi cümleleri bize hep o hissiyat kurduruyor.

Benim bir kuralım var, tuttuğum takımın aleyhine iddiaya girmem. Çünkü her koşulda kaybederim, eğer doğru tahmin edersem, tuttuğum takım kaybettiğinden dolayı kötü olur, eğer yanlış tahmin edersem, değerlendirmem doğru olmadığından dolayı. İnsanlığın iyiliğine karşı bir inançsızlık bu yüzden bana rakip takım lehine bahse girmek gibi geliyor.

Son olarak, sanırım Henry Ford’un lafıydı “Yapabileceğini de, yapamayacağını da düşünsen, muhtemelen haklısın.

Leave a Reply